top of page

Kötü Alışkanlıklar Çok Nadiren İrade Zayıflığından Kaynaklanır.

Uzun bir günün ardından kapıyı açtığınızı düşünün. Anahtar kilidin içinde dönerken çıkan o metalik sesle birlikte, günün bittiğini ve kendi sığınağınıza girdiğinizi hissedersiniz. Çantanızı yere bırakırken omzunuzdan kalkan ağırlık, bir ritüelin başlangıcıdır. Koridor loştur. Girişe koyduğunuz pırıl pırıl spor ayakkabıları, yeni bir başlangıç vaadiyle kararlı biçimde orada durur. Zihninizin bir köşesinden cılız bir ses fısıldar: "Hadi, sadece yarım saat." Bu, inşa etmeye çalıştığınız yeni düzenin, modern binanızın sesidir.


Ama mutfak kapısının aralığından sızan, buzdolabının tanıdık ve sakin uğultusu bambaşka bir dilde konuşur. Bu, bir makinenin sesi değildir; binlerce kez yürünmüş, toprağı ezilip sertleşmiş bir patikanın davetidir. Beyniniz ayakkabılara baktığında bir plan, bir çaba, bir gelecek görür. Buzdolabına baktığında ise bir sonuç görür: şimdi ve burada rahatlama, anında bir ödül. Eliniz ayakkabıların bağcıklarına değil de buzdolabının soğuk kulpuna uzanırken verdiğiniz karar, o anda alınmış özgür bir karar değildir. Bu, derine kazınmış bir yolun kaçınılmaz çekim gücüdür.


Hepimiz bu anları yaşarız. Kötü alışkanlıkların belirli tetikleyicileri olduğunu biliriz. Stres, bizi atıştırmaya yöneltir. Can sıkıntısı, ekranda anlamsızca gezinmeye iter. Bu tetikleyicilerin gücünü kabul ederiz de, aynı gücü iyilik için neden kullanmayalım?


Madem hayatımız, görünmez iplerle bağlı olduğumuz tetik anlarıyla dolu, o zaman o ipleri kendi ellerimizle yeniden örebiliriz. Sabah uyanmak bir tetikleyicidir. İşten eve dönmek de öyle. Bir e-posta almak. Bir trene binmek. Her biri, ardından gelecek eylem için bir kapı aralar. Yeni bir alışkanlığa başlarken ona bir tetikleyici atamamak, onu tesadüflere bırakmaktır. "Her gün meditasyon yapacağım" demek bir niyet. "Her sabah kahve makinesinin düğmesine bastıktan sonra iki dakika meditasyon yapacağım" demek ise bir plandır. Yani bir eylemi, zaten var olan başka bir eylemin hemen ardına demirlemektir.


Fakat mesele, basit bir yeniden programlamadan daha derindir. Çünkü zihnimiz temiz bir hard disk değildir. Sürekli yeni verilerin yazıldığı, eski dosyaların ise asla tam olarak silinmediği katmanlı bir arazidir.


Yılların geçtiğini düşünün. O alışkanlığı bıraktığınıza eminsiniz. Sonra bir gün, yolunuz eski mahallenize düşer. Binalar biraz daha küçük, renkler biraz daha solgun görünür. Ama o köşe başındaki büfeyi, o apartmanın girişindeki loşluğu gördüğünüzde bir şey olur. Beyniniz, üzerine taptaze kar yağmış eski bir patikayı anında yeniden keşfeder. Bir anlığına, parmaklarınızın arasında yıllardır tutmadığınız o şeyin hayali ağırlığını hissedersiniz. Bu bir arzu değildir; daha derin bir şeydir. Bu, bedenin hafızasıdır. O sokak, o koku, zihninizdeki modern ve düzenli şehrin altındaki antik Roma yolunu, o unutulmuş sinirsel bağlantıyı bir anda aydınlatır.


University College London araştırmacılarının 2009'da yaptığı bir çalışmaya göre, yeni bir sinirsel patikanın otomatikleşmesi ortalama 66 gün sürer. Ama bu, eski patikaların silindiği anlamına gelmez. Onlar sadece uykuya yatar. Psikolojik arkeolojimizdir onlar; doğru kazı anını bekleyen gömülü şehirlerdir.


Öyleyse çözüm ne? Eski yollar bu kadar kalıcıysa yenilerini nasıl kalıcı hâle getirebiliriz?


Asıl mesele, tetikleyicinin ateşlendiği anda gösterilen irade değil, o ana gelmeden önce kurulan sahnedir. İki farklı sabahı gözünüzde canlandırın. Birincisinde, gece uykuya dalmadan hemen önce telefonunuzu başucunuza koyup şarja taktınız. Gözünüzü açtığınızda elinize aldığınız ilk şey, o soğuk ve pürüzsüz cam yüzey olur. Ekranın ışığıyla birlikte, siz daha yataktan kalkmadan dünyanın bütün gürültüsü zihninize dolar: mesajlar, e-postalar, haberler. Gün, siz ona başlamadan o size başlamıştır. Bir tepki silsilesi içinde kontrolü çoktan kaybetmişsinizdir.


İkinci sabahta ise, gece telefonunuzu salondaki bir masaya şarja bıraktınız. Başucunuzda sadece bir bardak su ve bir kitap var. Gözünüzü açtığınızda elinize aldığınız ilk şey su bardağının serinliğidir. Odanın sessizliğidir. Gün, sizin izninizle, sizin belirlediğiniz bir tempoda başlar.


İki sabah arasındaki fark, sabah gösterilen irade gücü değildir. Asıl irade, bir gece önce; gelecekteki yorgun ve otomatik pilota bağlanmış "siz" için nasıl bir çevre tasarlamaya karar verirken kullanılmıştır. İnsan beyni saniyede çevreden gelen yaklaşık 11 milyon bit bilgiyi işlerken, bilinçli zihnimiz bunun sadece 40-50 bitlik kısmıyla başa çıkabilir. Geri kalanı otomatiktir. Bu yüzden, o 40 bitlik bilinçli aklı fırtınanın ortasında gemiyi yönetmek için değil, daha limandayken rotayı çizmek ve geminin güvertesini düzenlemek için kullanmalıyız.


Vietnam Savaşı'ndan dönen askerlerin hikâyesi, bu gerçeğin en sarsıcı kanıtlarından biridir. Savaş sırasında Amerikan askerlerinin yaklaşık %20'si eroin bağımlısı olmuştu. Ancak eve döndüklerinde, bu askerlerin %95'i herhangi bir rehabilitasyon programına girmeden bağımlılıklarından kurtuldu. Neden? Çünkü alışkanlığı tetikleyen o devasa çevresel ve psikolojik yapı, savaşın stresi, arkadaş çevresi ve kolay erişim, tamamen ortadan kalkmıştı. Kökler topraktan sökülmüştü. Onlar iradeleri daha güçlü olduğu için değil, oyunun oynandığı saha değiştiği için kazanmışlardı.


Aslında mesele, bir tetikleyiciye yeni bir yanıt eklemekten ibaret değil. Mesele, hangi tetikleyicinin daha kolay ve çekici olduğunu bilinçli biçimde tasarlamaktır. Eve döndüğünüzde spor ayakkabılarınızın, çantanızı bıraktığınız yere, ışığın en çok vurduğu noktaya konmuş olmasıdır. Buzdolabının üzerinde abur cuburların değil, bir kase meyvenin durmasıdır. Bu, iradeye karşı hile yapmak değildir. Bu, iradenin doğasını anlamaktır. Özgür irade, o anlık dürtüye karşı koymak değil, gelecekteki benliğinizin doğru seçimi zahmetsizce yapacağı bir dünya kurmaktır.


Çünkü en sonunda alışkanlıklar, kim olduğumuzun hikâyesidir. Bu hikâye, anlık kahramanca kararlarla değil, her gün farkında olmadan yürüdüğümüz küçük ve sessiz patikaların toplamıyla yazılır. O patikaları aydınlatmak bizim elimizde.

Yorumlar


bottom of page