top of page

Otomatize Edilebilecek Şeyleri Alışkanlık Edinmek


İrade gücü gerçekten sınırlı bir yakıt mı? Uzun yıllar boyunca Baumeister'in “ego depletion” teorisi bu varsayımı destekledi. Steve Jobs'in her gün aynı siyah balıkçı yaka giymesinden Mark Zuckerberg'in gri tişörtlerine kadar popüler kültür bu fikre bayıldı: Küçük kararları ortadan kaldır, büyük kararlara enerji aktar.


Bu yazıda durduğum pozisyon tüm nedenleriyle: Otomasyon tek başına iyi ya da kötü değildir. Asıl mesele, bazı görevlerde esas değerin “yapmak” değil, o görev üzerine düşünmek ve farkındalık üretmek olduğunu ayırt edebilmektir.


Bu arada “irade yakıtı” fikrinin kendisi de sandığımız kadar sağlam değil.


2016'da 24 farklı laboratuvarda yapılan çoklu tekrarlama çalışması, ego depletion etkisini istatistiksel olarak sıfıra yakın buldu. Daha da ilginci, Veronika Job ve arkadaşlarının araştırması şunu gösteriyor: İrade gücünün tükendiğine inananlarda etki görülüyor, inanmayanlarda görülmüyor.


İrade gücü fizyolojik bir sınır değil, psikolojik bir inanç olabilir. Tüm stratejiyi sınırlı bir kaynağı verimli dağıtmak üzerine kuruyorsanız, ama o kaynak sandığınız kadar sınırlı değilse, stratejinin temeli sarsılıyor.


Peki diyelim ki irade gücünü bir kenara bırakıyoruz. Otomasyon yine de mantıklı görünüyor, çünkü “açık döngüler” denen zihinsel yapılacaklar listesini kısaltıyor. Fatura ödemesini düşünmek zorunda kalmadığınızda, o bilişsel alan başka şeylere açılır.


Ama burada küçük bir tuzak var. 2025'te Frontiers in Psychology'de yayımlanan bir araştırma, yapay zekâyla “bilişsel boşaltma” yapan katılımcılarda yeni bir tür bilişsel yük ortaya çıktığını söylüyor: İzleme yükü.


Sistem çalışıyor mu?


Doğru çalışıyor mu?


Ne zaman bozulacak?


Daniel Wegner'in transaktif bellek kavramı bunu güzel açıklıyor: Bilgiyi dışarı aktardığınızda, onu bilmekten değil, nerede olduğunu bilmekten sorumlu olursunuz. Yük kaybolmaz. Şekil değiştirir.


Tam bu noktada Lisanne Bainbridge'in 1983'te yazdığı ve 1800'den fazla atıf alan “Ironies of Automation” makalesine bakmak gerekiyor. Bainbridge'in tespiti acıdır: Kolay işlemleri otomatize ederek insanların hayatını kolaylaştırmak isterken, aslında insanların kalan zor işlerini daha da zorlaştırırsınız. Operatör artık rutin pratiğin sağladığı beceri geliştirme fırsatından yoksundur, ama sistem bozulduğunda devreye girmesi beklenir. En az hazırlıklı olduğu anda en kritik kararları almak zorunda kalır. Kolay kısmı devrettiniz. Zor kısım daha zor hâle geldi.


Ama burada adil olmak gerekiyor. Her otomasyon aynı kefeye konulamaz. Peki su faturasının otomatik ödemesi? Nadiren bir farkındalık alanı taşır. Uçuş fiyatlarını günlük kontrol eden biri ise zaman içinde fiyat dinamikleri hakkında sezgisel bir uzmanlık kazanır. Hangi günler ucuzdur, hangi rotalar mevsimsel dalgalanma gösterir? Bu tür gömülü biliş literatürde iyi belgelenmiştir.


Otomasyonun kendisi değil. Neyi otomatize edip neyi etmeyeceğinin seçimi. Ve bu seçimi yapma becerisi, aslında geliştirilmesi gereken meta-becerinin ta kendisidir.


Annenizin telefonuna ilaç hatırlatıcı kurarsınız. “Sabah 09:00, tansiyon ilacı.” İlk hafta arar, “Çaldı mı anne?” diye sorarsınız. İkinci hafta sormazsınız. Bir bayram ziyaretinde mutfak tezgâhında açılmamış ilaç kutusunu görürsünüz. Anneniz “O telefon sürekli ötüyor, sesini kapattım” der. İlaç hatırlatıcı üç haftadır boş duvarlara ötüyordur. Bir teknolojiyi araya koyarak aslında kendinizi aradan çıkarmışsınızdır. “Hallettim” hissi, “ilgileniyorum” hissinin yerine geçmiştir.


Eve Rodsky'nin tanımladığı “tasarlama-planlama-uygulama” üçlüsü bunu netleştirir: Bir görevi devretmek, o görev hakkında düşünmeyi de devretmektir. Ama bazı görevler hakkında düşünmek, o görevi yapmanın en değerli parçasıdır.


Buzdolabını açıp içine bakarak eksikleri kafanızda sıralar, market listesi yazardınız bir zamanlar. Domates biterken pirincin de azaldığını fark eder, bir yandan da annenizin sevdiği beyaz peynirin bitmek üzere olduğunu görürdünüz. On dakika sürerdi. Ama o on dakikada evin nabzını tutardınız.

Şimdi bir uygulama alışveriş geçmişinize bakarak otomatik liste oluşturuyor. Eve geldiğinizde çocuğunuzun iki gündür “Kakaolu süt bitti” dediğini hatırlarsınız. Listede yoktur, çünkü uygulama geçmişe bakıyordur. Oysa çocuğunuz kakaolu sütü geçen ay sevmeye başlamıştır. Otomasyon geçmişe bakar. Siz şimdiyi kaçırırsınız.


“Ne lazım?” sorusu sadece lojistik değildir. “Şu an bu evde kimler ne yaşıyor?” sorusudur.


Hiçbir şeyi otomatize etmemek mi?


Platon, Phaedrus diyalogunda yazının icadını eleştirmişti: “Bu icat insanların hafızasında unutkanlık yaratacak.” 2400 yıl önce yazıya yöneltilen eleştiri, bugünkü otomasyona yöneltilen eleştirinin neredeyse aynısı. Sokrates bir bakıma haklı çıktı. Artık Homeros'un yaptığı gibi binlerce dizeyi ezberden okuyamıyoruz. Ama o kayıp, yazının sağladıklarıyla kıyaslanamaz.

Her otomasyon bir kayıp ve bir kazanç getirir. Asıl mesele hangisinin daha büyük olduğunu doğru tartmaktır.


Bunu pratikte tartmak için kendimize şu üç soruyu sorabiliriz:

  • Bu görevi yapmak bana durum farkındalığı kazandırıyor mu?

  • Bunu otomatikleştirince yeni bir izleme yükü doğuyor mu?

  • Bu görev, birine ya da bir şeye dair “ilgileniyorum” sinyali mi taşıyor?


Su faturasını otomatize edin. Market listesini uygulamaya bırakın, ama buzdolabını açıp içine bakmadan yazmaya başlamayın. İlaç hatırlatıcıyı kurun, ama haftada bir “Çaldı mı?” diye arayıp sormayı bırakmayın.

Verimlilik, sürprizin düşmanıdır.


Otomatize edilebilecek alışkanlıkları teknolojiye devretmek doğru bir stratejidir. Ama bu, sadece devrettiğiniz şeyin gerçekten sadece lojistik mi, yoksa içinde farkındalığın yaşadığı bir alan mı olduğunu ayırt edebildiğinizde işe yarar. Bu ayrımı yapamadan otomatize etmek, evin anahtarını vermek değil, evin adresini unutmaktır.

Yorumlar


bottom of page