top of page

Baklavayı Reddetmek

Misafirliğe gidersiniz, ev sahibi sofrayı kurarken yardım edersiniz. Tatlı servisi gelir: ev yapımı baklava. "Yok, ben almayayım," dersiniz. Sofrada bir saniye sessizlik olur. Eşiniz size manalı bir bakış atar. Siz tabağınızdaki boş alana odaklanırsınız.


O boşluk sadece tabağınızda değildir; sofradaki ortaklıktadır.


Bu sahne, modern alışkanlık kültürünün en büyük kör noktasını özetliyor: Disiplini sadece bireysel bir zafer sanıyoruz. Oysa bir alışkanlık inşa etmek, çoğu zaman ahlaki bir yargı inşa etmektir. Üç yıl boyunca hiçbir şeker veya beyaz un yemeyen bir insanın, yolculukta yediği tek bir paket çubuk krakeri "kaçamak" yerine "disiplinsizlik" olarak tanımlaması bundandır.


Çubuk kraker artık sadece bir yiyecek değil, kusursuz bir disiplin kalesindeki çatlaktır. Yiyecekleri "iyi" ve "kötü" olarak ahlaki bir çerçeve içine soktuğumuzda, sadece bir davranışı yasaklamayız; kendimizi ve başkalarını "doğru" ve "yanlış" insanlar olarak bölmeye başlarız.


Bu katılığı meşrulaştırmak için genellikle "yükleme ve koruma" modeline sığınırız. Spor biliminde kreatin üzerine yapılan çalışmalar bile bu yoğun yükleme fazının zorunlu olmadığını, sadece süreci biraz hızlandırdığını gösteriyor.


Alışkanlıklarda ise durum daha karmaşıktır. Davranış değişikliği çoğu zaman bir "ekleme" değil, bir "çıkarma" sürecidir. Şeker veya beyaz un gibi maddeleri hayattan çıkarmadaki başarıyı sağlayan şey biyolojik bir sihir değil, zihinsel netliktir. "Kesinlikle yemiyorum" demek, "bazen azıcık yiyebilirim" demekten daha az zihinsel mesai gerektirir. Ancak bu netlik bir kutsallık zırhına büründüğünde, çevremizle aramıza şeffaf ama geçilmesi zor eşikler dikmeye başlarız.


Minnesota Açlık Deneyi'nin gösterdiği çarpıcı sonuçlardan biri şuydu: Kısıtlama, zihinde bir yiyecek takıntısı ve esneklik kaybı yaratır. Biz disiplinimizin faturasını irademizle ödediğimizi sanırken, asıl faturayı genellikle yanımızdakiler öder. Sabah 6'da çalan alarmın eşinizin uykusunu her sabah bölmesi veya annenizin sizin için alıp içemediği badem sütünün dolapta sessizce bozulması, bu kural sisteminin dolaylı bedelleridir.


Hayatın sonlu olduğu bir dünyada, gelecekteki ideal bir "ben" imajı uğruna şimdiki canlı bir "biz"i feda etmek her zaman doğru bir takas mıdır?


Tabağınızın yanındaki boş alan büyüdükçe, sofradaki ortaklığınız küçülür. Bu yüzden alışkanlıkları başka bir dille düşünmek gerekiyor. Değişimi iki faza ayırmalıyız: Soyutlanma ve Uyumlanma.


Yeni bir kimlik inşa ederken eski dünyadan geçici bir Soyutlanma gereklidir. Bu evre bir duvar örme değil, netliğin hayati önem taşıdığı bir laboratuvar kurma sürecidir; ancak bu netlik bir üstünlük değil, bir deney olarak yaşanmalıdır. Asıl ustalık ise ikinci evrededir: Uyumlanma.


Uyumlanma, disiplini gevşetmek değil, kuralları sosyal bağlarla uyumlu hale getirme sanatıdır. Bu safhadaki bir insan, o tren yolculuğunda yediği çubuk krakeri bir yenilgi olarak değil, yaşamın ritmi içindeki küçük bir sapma olarak görür. Masadaki baklavayı reddederken bunu bir ahlaki gövde gösterisine dönüştürmez; neşeyi ve bağı koruyarak kendi sınırını çizmeyi bilir.


Gerçek disiplin, sadece "hayır" diyebilmek değildir. Belki de mesele baklavayı yemek ya da reddetmek de değildir.


Tabağınızdaki boşluk büyürken sofradaki ortaklığın küçülmemesidir.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page